Ad Soyad
Ludwig Van Beethoven
Doğum Tarihi
31.12.1770
Ölüm tarihi
26.03.1827
Ülke
Meslek
Biyografi

1770-1827 yılları arasında yaşayan Ludwig Van Beethoven, klasik müzikte romantik dönemin başlangıcını sağlayan, hem kendi dönemi, hem devamında bir çok müzisyene ve daha da ötesinde bir çok insana ilham kaynağı olan bir müzisyendir. Bonn doğumlu Beethoven, 1791'de Viyana'ya taşınıp Haydn'in öğrencisi olmuş, ama sonra onu da aşıp, hem çok iyi bir piyano virtüozü, hem de besteci olarak ün salmıştı. Özellikle, sağır olup kendi içine kapandıktan sonra bestelediği görkemli eserleriyle, aradan geçen 200 yıla rağmen hala kendisini kabul ettiren, ve belkide dünyada en çok duyulmuş müzisyen oldu.

Bu yazı dizisinde sizlere, Beethoven'ın yaşam çizgisini izleyip eserlerinde bir seçki sunacağım. Sınırlı müzik bilgimle, Beethoven'ın eserlerini yorumlamak benim haddime değil. Onun yerine, eserlerin gücünü ön plana çıkartabilmek için özellikle görsel sanatlarda kullanılan kısımlarından örnekler paylaşacağım. Sosyal ve psikolojik hayatının akışındaki dönüm noktalarını, kendi görüşlerimle birleştirip, bu büyük şahsiyetin ne yapmaya çalıştığı ve bu yolda neler çektiğini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım. 

Beethoven'ın çocukluğu ne yazık ki çok acılı geçer. Müzisyen olan babası, oğlundaki ışığı ilk gören insandır. Bunu yüceltmesi gerekirken, sömürmeye kalkışır. Oğlunu, Mozart'ın yerine geçecek deha çocuk olarak yansıtmak ister. İlk müzik derslerini kendisi verir, ve bunda çok acımasız davranır. Çocuk Ludwig, piyano çalışması için geceleri yatağından kaldırılır, gündüzleri odaya kapatılıp saatlerce pratik yapması istenir. Arkadaşı olmaz, seveni olmaz ve bunun getirdiği etki ömrü boyunca devam eder. Akranlarının tersine, her türlü zorluğa rağmen müzikten uzaklaşmaz, aksine ona sarılır ve kimsenin ulaşamayacağı mabedini kurar. Babasının zulmü, annesinin pasifliği onu iç dünyasına iter, ve zorbalığa maruz kalan her çocuk gibi o da bir karar verir; Ben bunu çocuklarıma yapmayacağım, ve onlarla beraber çok mutlu olacağım. Bu kararı, içinde yanan ateşle birleşince, ileride tehlikeli bir tutkuya dönüşür ki yazı dizisinin devamında buna daha detaylı değineceğiz. Bu tehlikeli karanlık ateş, müziğine bütün iç dünyasını ve bunu telaffuz eden duygusal yükünü döker. Kendi deyimiyle, bütün duygusal fırtınaları, müziğindeki geçişler, (iniş ve çıkışlar) ters akorlar (armoniye uyumsuz çiftler, örneğin 1. Senfonisinin girişindeki Fa ve La), çalışı çok zor olan partisyonlarla kendisini gösterir. İşte yazımızın başındaki bebek bile bu fırtınaya kapılır. Benim gibi Beethoven hayranları, her dinlediklerinde bu çekimi hisseder, ve çaresizce müzisyenin eserlerindeki görkemi karşısında saygı durur.

Beethoven'ın yaşamı 3 parçaya bölünebilir. Erken dönem Viyana'ya gelip Haydn'in öğrencisi olduğu dönemdir. 1791-1802 arası bu dönemde, daha çok bir piyano virtüözü olarak tanınır. Mozart ve Haydn'in etkisiyle klasik döneme dair eserler ortaya koyar. İyidir, ama bildiğimiz anlamdaki Beethoven değildir. 1800'lerin başında sağırlık etkisini göstermeye başlar. Sadece çok yakınlarının farkına vardığı bir hissizliği vardır. Fakat, bunun üstüne bir de kulak çınlamaları başlar ki, Beethoven'ı çok rahatsız eder. Günlüklerinde de geçen bitmek bilmeyen bir karın ağrısı buna eklenince, hassas kişiliği iyice yıpranır ve kolay parlayan, duygularına engel olamayan birisi olarak tanınmaya başlar. Bunun üstesinden gelmek için, ömrü boyunca doğru düzgün tadamadığı sevgiye yönelir. Ne yazık ki, 19 yy büyük yazarlarının söylediği gibi Avrupa aristokrasisi rezalet bir haldedir. Müziğine hayran olan kadınlar, sağır olacağını fark edince, para kazanamaz, deyip onu terk ederler. Müziğindeki soyluluğu anlamayıp, onu aristokrat bir aileden gelmediği için ret ederler. İşte bu çalkantılar içinde ikinci dönemine girer. Kendi orta çağı 1800-1812 arasında görülür. Ama Beethoven'ın deyimiyle bu 'Heroic' bir dönemdir, devrimlerin zamanıdır. Mutluluğa çok az kalmıştır. Şimdi bu dönemden gelen önemli eserlerinin bir kısmına bakalım.

MOONLIGHT SONATA

Beethoven, bundan daha önce de önemli ve devrimsel nitelikler taşıyan piyano sonatları bestelemiştir. Fakat, Moonlight Sonata'nın yeri ayrıdır. Bir kere, o zaman kadar kabul görmüşün dışında, başlangıcı 'Adagio' denilen yavaş, ama yukarıdaki bebekle beraber hepimizi duygulandıran bir havada giriş yapar. Sonatın çok bilinen bu kısmı haricinde, son kısmının ayrı bir özelliği vardır; Müzik tarihindeki en zor piyano eserlerinden birisi olarak kabul edilir. Youtuber Rousseau'nun Moonlight Sonata (3rd Movement) adlı videosunu dikkatinize sunuyorum.  Rousseau'nun harika performans ve sunumuyla, nota okumayı bilmesiniz de, eserin zorluğunu görüp, melodik zenginliğinden dikkatinizi alamıyorsunuz. Bu eseri dinledikten sonra bir Mozart yada Haydn dinlemeye davet ediyorum. Beethoven'ın nasıl bir fark yaratmak için yola çıktığına dair iyi bir örnek olabilir.

3. SENFONİ (EROİCA)

1 ve 2. senfonileri de kayda değer olan müzisyenimiz, asıl farkını Eroica'da gösterir. Burada Beethoven'ın kişiliğine ve fikirlerine değinmekte tekrar fayda var. Genç Ludwig, yaşadığı dönemde Fransa'da ateşi saran devrim ve cumhuriyet fikirleriyle tanışmıştı. Aristokrasi ve buna bağlı katmanları içten içe küçümserdi, hatta yaşı ilerledikçe bunları ifade etmekten çekinmez olmuştu. Bu düzenin getirdiği anlamsız kuralları ret ediyor ve dayatılan tiranlığın içi boş olduğunu görüyordu. Bütün bu sözde ahlaki ve sosyal düzenin aslında feodal düzenin bir markası ve illüzyonu olduğunu fark edip, sırf öyle doğdukları için onlara itaat etmeyi kabul etmiyordu. Bu tiran karşıtlığı, döneminin çok ilerisinde olduğu için toplumun hem aristokrat, hem de parçası olduğu orta kesiminde dışlanmıştı. İki taraf da ondan korkuyor, ama müziğinin görkemi karşısında eğilmek dışında şansları kalmıyordu. Ta ki, sağırlığıyla beraber performansı düşünceye kadar. 

Biz bu intikama daha sonra değineceğiz. Şimdi genç Beethoven'a dönüp, zayıf yönleri ortaya çıkmamış, tiranlığın karşıtı devrimci müzisyenimize tekrar bakalım. Eroica'nın orjinali, 1800'lere kadar taptığı Napolyon içindir. Kendisinin, Avusturya işgalini bile sempatiyle karşılayıp, aristokrasinin zorbalığına bir son verip, burjuvanın yolunu açtığı için bir kahraman olduğunu söyler. Eserindeki Heroic karakter Napolyon'dur. Romantik dönemin başlangıcı olarak görülen bu muazzam eseri, BBC'nin hazırladığı Beethoven's Eroica adlı filmde çok detaylı olarak izleyebilirsiniz. Buradaki detaylı sunumla, Beethoven'ın nasıl bir fark yaratıp, potansiyel taşıdığını hissedebiliyorsunuz. Fakat, filmin sonunda da görüleceği gibi, Napolyon bu devrimci karakteri bir kenara bırakıp, hayalini kurduğu imparatorluğa adım atmıştı. Beethoven, büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp, Eroica'yı Napolyon'a adayışını geri çekti. Aslında içten içe yaşadığı şey böylece ortaya çıkmıştı. Eroica'nın asıl kahramanı kendisiydi. Tabi ki bu bir teori, ama müziğini dinledikçe insan daha da yaklaşıyor bu fikre.

Beethoven'ın müzikal ünü yayılırken, bu hayatını iyileştirmiyor, beklentilerini karşılamıyordu. Duygusal hayatındaki çalkantılar devam ediyor, aşık olduğu kadınlardan karşılık alamıyordu. Ona karşı gösterdikleri iki önemli sebep, artan sağırlığına bağlı geçim kaygısı ve aristokrasinin parçası olmamasıydı. Fakat, bununla da sınırlı değildi. Sonradan ortaya çıkan günlüklere göre, Ludwig'i çirkin ve asabi buluyorlardı. Biat karşıtı isyankar karakteri, ve hiçbir kast sistemini kabul etmeyen özgür yapısıyla, tehlikeli görülüyordu. O günlerde alışılagelmiş orta kesimin eğlenceleri (balolar, kulüpler, yemekler) bu tip bir insana göre değildi. Devrimci düşünceleri, zamanının ötesindeki müziği, aristokrasiyi küçümsemesi, entelektüel küstahlığı onu yaşadığı tabakanın dışına itiyordu. Güçlü karakteri bunu göğüsleyip, durumu olgunca kabul edip aralarına dönmesini sağlayabilirdi. Düşüncelerini tartarak, parlayan ateşini sadece ve sadece müziğe yönlendirip, başka bir yazıda belirttiğim gibi iktidarını bilinmezliğe kurabilirdi. Eğer böyle yapabilseydi, sosyal konumunu kaybetmeden, mutlu bir hayat (belki bir aile) kurabilir, ve bizlere çok daha fazla eser bırakırdı. Yarattığı eserlerin görkemini çektiği acılara bağlayarak bunun kaçınılmazlığını iddia eden genel geçer görüşü ret ederek, mutlu ve huzurlu bir Beethoven'ın bize çok daha fazla ve önemli eser bırakacağını düşünüyorum. 

Fakat, bunlar olmadı. Buna ,bana göre, iki şey engel oldu; Kibir ve doğa sevgisi. Kibrinin boyutları çok yüksekti. Bunun sebeplerini zor çocukluğu, 20'li yaşlarında olgunlaşmadan gelen şöhret, üstün soyutlama yeteneği ve virtüozitesiyle farkını bilmesi, arka arkaya gelen retlerle beraber yalnızlık korkusu gibi olgularda arayabiliriz. Benim kısıtlı araştırma ve psikoloji bilgim, bunu açıklamak için yeterli gelmeyebilir. Ama kibri oradaydı. Bunu 3. Senfoni'deki gizli amaçta görmüştük, o bir kahramandı. Yada, eserlerinin müzikal güzelliği yanında ki teknik zorluğuydu. (Yani, hadi benim gibi çalın çalabilirseniz gibi...) Bu duruş ona sosyal hayatında başarısızlığını getirmişti. Şimdi bu dönemden önemli bir esere bakalım.

Piyano Sonatı No:23 'Appassionata'

Appassionata, Beethoven'ın o dönemde içine düştüğü psikolojik durumu, bütün karanlığıyla gösterir. Bu öfke dolu, ama kibrin de izini taşıyan eserin 3. kısmı çok etkileyicidir. @John Woo bunu görüp "Hard Target" adlı filminin bir sahnesinde kullanmıştır. Filmde bir grup profesyonel katil, askeri eğitimi olan ama toplumdan kopuk insanları kandırıp, bir korulukta avlar. Bu katil klanı, teknik açıdan çok iyidir, küstah ve kibirlidir. İşte bu gurubun başındaki karakteri oynayan @Lance Henriksen  filmin bir sahnesinde burada izleyebileceğiniz Appassionata icrasıyla bunu yansıtır. Burada kısa bir kısmını görüyorsunuz, orijinalini Valentina Lisitsa'nın Appassionata performansından izleyebilirsiniz. Beethoven'ın acısı büyüktür ve eserlerine yansımaya başlamıştır.

Bir diğer konu ise, büyük doğa sevgisiydi. Etrafındaki insanların paylaşımına göre bir ağacı, bir insandan fazla severdi. Zaten, ömrünün ikinci yarısında neredeyse bütün zamanını ormanlarda yürüyerek geçirmişti. Bunun için bestelediği eserine geçiyoruz.

6. Senfoni (Pastoral)

Kaynağını çok bilmemekle beraber, Beethoven'ın doğaya muazzam bir ilgi ve sevgisi vardı. Olay sadece orman yürüyüşlerinde huzur dolu geçen zaman yada bütün duyulara iyi yönde hitap değildi. Doğanın görkemi, dizaynı ve yaşam enerjisiydi. Yani dengesi ve özüydü. İşte bunların hepsini bir potada eritip, kendi anlatımıyla doğayı dinleyicilerine sundu. Aslında, doğa onun için bir kaçıştı. Ne zaman karanlık düşünceler onu sarsa, ve negatif duyguların esiri olsa, bu yürüyüşlere çıkar ve doğanın sağaltıcı etkisinden faydalanırdı. İyi yönü çok güçlü bu kaçış, bir sığınak haline gelip onu sosyal düzenden iyice ayırdı.

Burada izninizle kendimden bir hikaye paylaşmak istiyorum. Üniversite dönemimde oynadığımız bir oyun vardı; Heroes of Might & Magic 3. Yüzüklerin Efendisi yada Hobbit serisinden hatırlayacağınız Orta Dünya karakterlerinde oluşturulmuş bir strateji oyunuydu. Bu oyunda seçebildiğiniz evler (town) ve bunlardan kurabildiğiniz ordularınız vardı. Ben kendime hep Rampart evini seçerdim. Elf, Druid, Unicorn gibi Kelt kökenleri olan bu evin ana teması doğaydı. Ordularınızı kurduğunuz ortam ve fonundaki müzik beni çok etkilemişti. Heroes 3 Rampart temasını dikkatinize sunuyorum. Uzun oyunlar ve uykusuz geceler, ben de oyunun dışında başka bir şey daha bıraktı, doğaya olan merak. O zamanlar merakım bu masalsı yada efsanevi karakterleri yaratanların neler düşündüğü, ormanın neden böyle bir büyüsü olduğu üstüneydi. Tam da aynı dönemde, Beethoven'ın doğa sevgisini öğrenmiş ve bunu Pastoral senfoniye yansıtışını duymuştum. Hemen CD'si alıp, dinlemeye başladım. Defalarca, defalarca dinledim. Rampart temasıyla çok yakın değildi, ama ikisi de net göremediğim bir şeye bağlanıyordu. Bestelerken ne hissettiğini, ve bana neyi anlatmaya çalıştığı, daha doğrusu benim neyi anlamam gerektiği üzerine hayaller kurdum. Sonra, bunu evde oturup çözemeyeceğimi anlayıp, ODTÜ ormanında gezintilere başladım. Beklenin aksine bu gezilerde Pastoral'i dinlemiyor, ilgimin tamamını ormana yönlendiriyordum. Sonunda Beethoven'ı tam olarak anladığımı iddia edemem. Ama, onun etkisiyle doğa sevgisinin içimde nasıl yükseldiğini biliyorum. Haliyle, büyük bestecinin etkisine kendimi basit bir kanıt olarak sunabilirim.

Beethoven, ününe ün katıyor, ama aradığı mutluluğu bir türlü bulamıyordu. Buna hırslanıp daha da fazlasını yapmaya çalışıyordu. Artan sağırlığı ve buna bağlı kulak çınlamaları da eklenip onu karanlığa sürüklerken, bize bıraktıkları yükselmeye devam ediyordu. O ise gelen övgüleri bir kenara bırakıp, yakın çevresine bir tek şey söylüyordu; Bir gün mutlu olacağını...

Beethoven'ın, orta döneminde yayınladığı önemli eserler ve hayat hikayesiyle devam ediyorum. Önceki yazılarda bahsettiğim gibi, sağırlığı toplum içindeki varlığını önemli ölçüde tehdit ediyordu. Yakın çevresi bu durumu biliyordu, ama topluma daha yayılmamıştı. Ta ki, efsanevi piyano konçertosuna kadar.

5. Piyano Konçertosu (Emperor)

Beethoven, 2 yıl boyunca üstünde çalıştığı konçertosunun sunumunu kendisi yapacaktı. O zamana kadar yaptığı gibi hem piyano çalıp, hem de orkestrayı yönetmek istemişti. Fakat, ilerleyen sağırlığı yüzünden orkestrayı yönetemedi ve konser bir fiyaskoya döndü. Gary Oldman 'ın Beethoven'ı canladırdığı Ölümsüz Sevgi adlı filmin 5. Piyano Konçertosu kesiminde bu üzücü sahneyi görebilirsiniz. Bu olaydan sonra Beethoven, 9. Senfoninin premiyerine kadar bir daha insan önüne çıkmadı. 

Yukarıda verdiğim link'in devamında, Emperor'ın kalplere işleyen ikinci kısmının ana motifini kısmen duyabilirsiniz. Konçertonun 1 ve 3. kısımları virtüözite ve müzikal zenginlikle etkilerken, bu 2. kısım duygusal derinliğiyle dinleyeni sarıp sarmalar. Bunun iyi bir örneğini Sense8 S1E3'de görebilirsiniz. (Ne yazık ki Youtube versiyonunu bulamadım, paylaşamıyorum) İzlanda asıllı güzel kızımız, küçükken piyanist babasından dinlediği konçertoyu metro istasyonuna yürüdüğü tünelde duyunca, üstündeki stres geride kalır. Babasıyla arasındaki bu zarif hatıra, bir anlığına bu fırtınayı unutturup onu sıcacık çocukluğuna gönderir. Eserin 2. kısmını çalan kör piyaniste, uyuşturucu tacirlerinden çaldığı servet değerindeki parayı bırakır. Aslında bu para onu kurtarıp,  son yıllardaki soğuk ve karanlık hayatını düze çıkartabilir, ama Beethoven'ın bıraktığı iz çok daha güçlüdür.

7. Senfoni

Bu senfoniyi diğerlerinden ayıran çok önemli bir özelliği vardır, 2. kısmının insanlara hissettirdiği ve bunun kullanımı. Aslında, senfoni gençlik dönemlerinden kalan eserlerine benzer, gayet neşeli ve olağandır. Fakat, bunun aksine, büyük ustanın kendine has melankolik bir imzayla sunduğu bu 2. kısım belki de gelmiş geçmiş en karalık temalardan birisini taşır. Bunun izlerini yine görsel sanatlarda bulabiliriz. 2. kısım, filmlerde yok oluş ve felaket sahnelerinde kullanılmıştır. Bununla ilgili iki örnek paylaşıyorum;

Birincisi, Nicolas Cage 'in Kehanet adlı filminden. Filmin final sahnesinde, dünyanın yok oluşuyla beraber Everything Burns adlı sahnesinde 7. Senfoniyi dinleyebilirsiniz. 

İkincisi ise X-Men: Apocalypse  filminden. X-Men dünyasının en güçlü kötülerinden Apocalypse'in, Profesör X aracılığıyla Cerebro'yu kullanarak dünyadaki bütün nükleer silahları ateşlediği You Can Never Strike God, sahnesinin arkasında yine bu senfoni vardır.

Bu söylemin aksine gayet yapıcı bir örnek de verilebilir. Zoraki Kral 'te Colin Firth , 2. Dünya Savaşı eşiğinde Britanya İmparatorluğuna seslenirken, müthiş tiradının arkasında yine Senfoni 7 - II vardır. Bunu Speeking Unto Nations adlı sahneden izleyebilirsiniz.

1814 yılında Beethoven'ın sağırlığı kesinlik kazanmıştı. Artık, kendi anlatımıyla, hiçbir şey duymuyordu. Bu dönemle beraber etrafındakilerle iletişimi yazılı kurmaya başladı. Yanında taşıdığı defterlere yazdırdıklarına, yine yazılı olarak cevap veriyordu. Duygusal kontrolü iyice zayıflamış birisinin anlık tepkilerini içeren bu defterlerin büyük bir kısmı ölümünden sonra yardımcısı tarafınca yok edildi. Sebep olarak, Beethoven'ın görkemli varlığının, bu defterlerden alınacak şeylerle kirletilebileceği gösterildi. Evet, genel tanıtım açısıdan mantıklıydı, ama bu büyük dehanın içindeki yaşadığı dehlizi daha iyi anlamamızı sağlayabilirdi. 

Bir diğer önemli olay, 1815 yılında küçük kardeşi Kaspar'ın ölümüydü. Kardeşinin, eşi Johanna'yla evliliğini hiç onaylamamıştı. Ama bu evlilikten doğan Karl van Beethoven'ın velayetini üstüne almak istedi. Annesini ciddi bir şekilde aşaladığı ve konumunu kullandığı davayı kazanıp, Karl'ı ondan ayırdı. 9 yaşındaki bir çocuğa canavarca yapılmış gibi görünen bu hareket, ne olursa olsun tasvip edilemez, ama Beethoven'ın ne kadar büyük bir mutsuzluk ve acı içinde olduğuna işaret ediyordu. 

Önce ünlü olmak istemişti, kısmen de bunu başardı. Ama daha önce değindiğimiz kontrolsüz tavırlarıyla bu ün lekelenmiş, saygı duyulan ama yanına yaklaşılmayan bir kaçık olarak görülüyordu. 

Sonra sevmek, sevilmek istedi. Yine sonu hüsrandı, istediğini bulamamış, hep reddedilmişti. 

Son olarak bir baba olmak istedi. Para, ilgi ve eğitimle Karl'ın gönlünü kazanabileceğini düşündü. Her anını onunla geçirmeye, eğitimini bizzat yönetmeye çalıştı. Fakat, çocuğu annesinden ayırdığı için beklediği gibi gitmiyordu. Karl, her fırsatta evden kaçıp, annesine koşuyor ve özlem gideriyordu. Tabi ki Beethoven'dan korkuyordu. Duymayan, huzursuz, gergin, en ufak bir şeyde parlayan, beklentisi çok yüksek bu adamla, aynı ortamda neredeyse hapsedilmiş bir çocuktu. Bu durum kişiliğine yansıdı, ve zayıf yapısı onu gençlik yıllarında ihtihara kadar sürükledi. Bu olaydan sonra Beethoven, baba olma konusunda da başarısızlığını anlayıp, annesiyle arasındaki seti kaldırdı. Tabi ki, sonunda yine yalnız kaldı, yine mutsuzluk çemberine hapsoldu.

Sağırlığının resmileştiği 1812 sonrasını son dönemi olarak kabul edilir. Bu dönemde aktardığım ailevi sorunlar ve sosyal çöküntü, üretkenliğini de etkiledi. Uzun süreler boyunca hiçbir eser bestelemedi, bestelediklerini de halka sunmadı. Ama, 1815 sonrası piyano sonatı yada trio eserleri tekrar çıkmaya başladı. Romantik dönemin tanımını yapan bu eserler için dönem sanatçıları, bir şey anlamadıklarını ama geleceği işaret ettiklerini söylüyordu. Bunlar arasında en önemlisi 29. Piyano Sonatı Hammerklavier olarak görülür.

Fakat, bunlardan çok farklı bir eser daha da vardı aynı döneme denk gelen. Şimdi buna bir bakalım.

Missa Solemnis

Her ne kadar yayınlandığı dönemde 9. Senfoninin gölgesinde kalsa da, Missa Solemnis gelmiş geçmiş en iyi Mass'lerden birisi, belki Bach'ın ki bile geçip en iyisi olarak kabul edilir. Dönemi dini otoriteleri tarafınca talep edilen bu Mass (ilahi ayin müziği) için Beethoven önce zamanın çok öncesine gidip Bach gibi büyük ustaların eser ve kullandıkları yapıları inceledi. Kendisinin ilahi görüşünü de içereceğini düşündüğü bir eserin peşindeydi. Ölüm ve sonrası, yada ölümsüzlüğün simgesi olmasını istemişti. BBC'nin Beethoven için hazıladığı belgeselde bu eserin ve ustanın o dönem ki hayatıyla ilgili çok güzel bir sunumu vardır. Bunu Beethoven BBC Documentary Part.15 adlı kısımda izleyebilirsiniz. Benim de favorim, Credo kısmının sonundaki dinlemeye doyulmaz Füg'dür.

Hikayemizin sonuna yaklaşıyoruz. Sosyal ve duygusal anlamda başarısız, fiziksel yetersizliği yüksek ve fakir bir müzisyenin, bu dünyadan sessiz sedasız göçüp gitmesini bekleriz. Ama Beethoven için böyle olmaz. Aramızdan ayrılmadan önce, şu ana kadar bestelenmiş en büyük eseri bırakır. Bir sonraki yazıda 9. Senfoniye saygı duracağım.

Bu yazıyla, büyük müzisyenin hayatının son dönemine giriyoruz. Bir önceki bölümde belirttiğim gibi sosyal hayatında tam anlamıyla başarısızlığa uğramış büyük besteci, bekleneni yapmamıştı. Sahneden yavaş yavaş çekileceğine, klasik batı müziği, ve belki de dünya müzik tarihinin en önemli eserlerinden birisini bırakmıştı. Şimdi bu eserin detaylarına bakacağız.

9. Senfoni

Ludwig Van Beethoven, son senfonisini 1822 - 24 yılları arasında bestelemiş ve 1824 Mayısında Viyana'da prömiyer yapmıştı. O zamana kadar sergilenen senfonilerden temel bir farkı vardı, bu bir koral eserdi. İlk defa, büyük bir orkestra, ses sanatçıları ve koronun birlikteliğiyle bir senfoni sergilenmişti. Eserin son kısmında yer alan şarkı, ana melodinin zenginliğine eklenmiş ve etkisini büyütmüştü. Koronun seslendirdiği şiirin adı Ode to Joy'du. Beethoven'ın bazı kısımlarına eklemeler yaptığı bu şiir, şair ve filozof Friedrich Schiller 'e aitti. Bu şiiri eserinde kullanmasıyla ilgili günlüğünde şöyle not almıştı; 

"Schiller’s poems are difficult to set to music. The composer must be able to rise far above the poet. Who can do that in the case of Schiller? In this respect Goethe is much easier."

Küstah tavrını bir kenara bırakırsak, çağının en önemli düşünürlerinden birisinden esinlenip büyük eseriyle birleştirdiği bu şiir, basit ama çok etkileyici temasıyla beraber ana omurgayı oluşturdu.  Neredeyse her yerde duyulan eser, şu ana kadar dünyada en çok çalınmış ve Avrupa Birliğinin resmi marşı olmuştur.

Senfoninin ilk kısmı bir hiçlikle başlar. Klasik müzik konserine gidenler bilir; Orkestranın son akoru sahnede yapılır. Sonra bir sessizlikle beraber performans başlar. Fakat, 9. Senfoninin girişi bu akora bağlanır ve müzikal bir patlamayla başlar. Bunun tanıtımını "Equillibrium" adlı etkileyici distopya filminde görebilirsiniz. 3. Dünya Savaşı sonrası toplumda hissetmek yasaklanmış, ilaçlarla baskılanmıştır. Hissetmeyi ön plana çıkartacak her şey yok edilir. Buna büyük sanat eserleri, duygusal zenginlik yaratacak ortamlar ve bunun savunucuları dahildir. İşte bu yerleri ortaya çıkartıp, sahiplerini etkisiz hale getiren Grammatton Cleric'lerin en iyisi, ( Christian Bale ) bir hücre evi bulur. Evdeki eşyaları incelerken bir plağa bakar ve gramofona koyar. Devamını Equilibrium: Beethoven Scene'de izleyebilirsiniz. Ömrü boyunca müzik dinlememiş ve körü körüne bunun kötülüğüne inanmış bir insanın, hayatında ilk duyduğu melodi 9. Senfoninin girişi olunca, sonucu çok çarpıcı oluyor tabi ki.

Eserin ikinci kısmı, en az birincisi kadar coşkuludur. Senfoni için belirlenmiş ana tema 'neşe' olmasına rağmen, bu kısımda konuyla ilgili pek bir şey göremeyiz. Bunun yerine coşkunun insan üstündeki yıkıcı etkisi daha doğru bir yaklaşım olabilir. Stanley KubrickOtomatik Portakal 'da bunu bolca ve abartılı bir şekilde kullanmıştır. Clockwork Orange:Beethoven sahnesinde bunu görebilirsiniz. Birliktelik, neşe ve sosyal huzurla eşleştirilen bir eseri, hasta bir ruh dinleyince neleri çağrıştırdığını gösterir. Tartışmalı bir kullanımdır, kabul ediyor ve katılıyorum.

Eserin son kısmı opera sanatçıları ve koronun devreye girdiği, en görkemli ve etkili kısmıdır. Bu kısımdan belli başlı yerleri zannediyorum herkes duymuştur. Ama bir bütün olarak dinlenmemiş olabilir. Esere duyulan saygıyı gösteren en ilgi çekici sunumlarından birisi Japonya'da kayıt altına alınmış, her Aralık ayında yapılan 10 bin kişilik bir koronun performansıdır. Orkestranın performans örneklerden birisini 9. Symphony (10000 Japanese) adlı kayıtta görebilirsiniz.(4*) Artık bir gelenek haline gelen bu performansla ilgili aylarca öncesinden çalışmaya başlayan amatör sanatçılara sebebi sorulduğunda, zor bir yılı bitirmenin mutluluğu ve yeni yıla duyulan umudu anlatmasını göstermişler. Beethoven'ın hayatını izlediğimiz zaman bu düşüncenin izlerini görebiliriz. Toplumun mevcut yapısına karşı devrimci karakteri vardır ama bu onu anarşistliğe sürüklemez. Kişinin, toplumun getirdiği sosyal baskıdan kendi benliğini koruyabilmesi için, sanata dönmesi gerektiğini söyler. Dışarıda kopan fırtınalara rağmen kişinin bütünlüğünü sağlayıp, huzur ve belki de mutluluğu tadabilmesi için tek aracın müzik olduğunu iddia eder. Japonya'da ki bu oluşum, bu iddianın 200 yıl sonraki bir kanıtı olabilir. Kültürel ve coğrafi farklara karşın, dünyanın öbür ucundaki, gayet katı bir toplum Beethoven'ın müziğini ve fikrini kabul etmiş görünüyor.

Eserin prömiyeriyle ilgili dramatik bir olay vardır. Ölümsüz Sevgi adlı filmde bu olay çok güzel sahnelenmiştir. İlk performansı anlatan Ode To Joy sahnesinde, Beethoven'ın sahneye çıkışını ve dinleyicilerden bağımsız kendi içindeki yolculuğu izleriz. Çocukluğu, acımasız babası ve doğaya ilk kaçışını birleştiren bu sahnenin sonu ise çok etkileyicidir. Gerçekte de olduğu gibi izleyiciler kesintisiz alkışlarken, o hala eserini kafasında dinleyip şarkıyı söyler. Sonunda orkestra şefi dayanamayıp Beethoven'ın izleyicilere döndürür ve alkış kıyamet kopar. Kendi içine kapanmış, son 10 yıldır sahneye çıkmayan büyük bestecinin, bu karanlığın içinden bir anda çıkışı görülmeye değerdir.

Beethoven'ın, 9. Senfoni ile gerçekleştirdiği şeyi ben bir supernova'ya benzetiyorum. İktidar dürtüsü ve kibri onu toplumdan uzaklaştırıp, sosyal açıdan beklentileri karşılayamaz hale getirmiştir. Bu enerjisi biten bir yıldızın içine çöküşünü temsil eder. Fakat, dürtülerinin ötesinde öylesine büyük bir deha ve müzikal yetisi vardır ki, (ki yıldızın parlamasını sağlayan füzyonu temsil eder) bütün bu çöküşe rağmen görkemli bir patlamayla son eserini sunar.

Büyük bestecinin, bundan sonra da, az da olsa, eserleri olmuştur. Fakat, 9'un gölgesi hepsini örter. Yılların psikolojik problemleri (belki patalojisi) ve ağır alkol tüketimine bağlı fizyolojik yıpranma, Beethoven'ın bu dünyadan ayırır. Söylenene göre cenazesine 20 bin kişi katılmıştır. Zamanı için, özellikle aristokrasiden gelmeyen birisi olduğu düşünürsek, bu çok büyük bir sayıdır. Bunun üstüne o dönemde çıkabilen tek kişi, diğer yıpranmış deha Dostoyevski'dir.

Hazırlayan: Utkan Ekinci

Ludwig Van Beethoven
Ludwig Van Beethoven Paylaşımları